Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Nisanur Şeyda Özpolat
Nisanur Şeyda Özpolat

Dijital Görünmezlik Çağı: İnternetsiz Kalmak Özgürlük mü?

Hipergerçekliğin Dışında Kalmak: Özgürlük mü, Görünmezlik mi?

Eskiden canımız sıkıldığında ya da gündelik hayatın sorunlarından bunaldığımızda televizyon açıp film izler, kitap okur ya da herhangi bir medya aracıyla kısa süreliğine gerçeklikten uzaklaşırdık. Kaçış geçiciydi; film bittiğinde ya da televizyon kapandığında yeniden kendi hayatımıza dönerdik. Bugün ise durum biraz farklı. Artık yalnızca gerçeklikten kaçmıyor, gerçekliğimizi sosyal medyanın mantığına göre yeniden kuruyoruz.

Ancak madalyonun diğer yüzünde dikkat çekici bir çelişki var. Bizler dijital dünyanın ürettiği bu illüzyonun içinde yaşarken, dünyada hâlâ milyarlarca insanın temel internet erişiminden yoksun olduğu bir gerçeklik bulunuyor. Bu durum önemli bir soruyu gündeme getiriyor:

İnternetsiz insanlar bu dönüşümün dışında mı kaldı, yoksa başka bir gerçeklik biçimini mi koruyorlar?

Mesele yalnızca Amazon ormanlarında yaşayan ve dış dünyayla sınırlı temas kuran yerli topluluklar değil. Üstelik onları bile sosyal medya içeriklerine dönüştürerek, rızaları dışında dijital dünyanın bir parçası hâline getiriyor ve yeni bir tekno-sömürgecilik biçimi yaratıyoruz.

Bir de burnumuzun dibinde olanlar var: Türkiye’nin işlek caddelerinde yaşayan evsizler, mülteci kamplarında hayatta kalmaya çalışan aileler, teknolojinin hızına yetişemeyen yaşlılar ya da ekonomik nedenlerle dijital dünyaya tam olarak katılamayan milyonlar.

Yani internet her yerde olabilir; fakat internete erişim herkes için eşit değildir. Bazı insanlar ekonomik sebeplerle dijital dünyanın dışında kalırken, bazı bölgelerde yaşayan topluluklar ise altyapı eksiklikleri nedeniyle internete ulaşamamaktadır. Sonuç olarak ortaya yalnızca teknolojik değil, aynı zamanda sosyal ve politik bir eşitsizlik çıkmaktadır.
Bir başka fark ise krizlerin deneyimlenme biçiminde ortaya çıkıyor. İklim krizinin etkileri herkes için aynı şekilde yaşanmıyor. Su kıtlığı, aşırı sıcaklıklar, zorunlu göç, elektrik kesintileri ya da tarımsal kayıplar; kırılgan topluluklar için gündelik yaşamın doğrudan parçası haline geliyor. Bu insanlar için kriz, ekranda görülen bir haber değil; bedensel ve maddi olarak deneyimlenen bir gerçeklik.

Dijital toplum ise çoğu zaman aynı olayları farklı bir düzlemde tüketiyor. Bir kuraklık, bir yangın ya da bir sel felaketi; sosyal medyada dolaşıma giren görüntüler, kısa videolar, gündem etiketleri ve estetikleştirilmiş felaket manzaraları olarak karşımıza çıkıyor. Birileri felaketi yaşarken, başkaları onu kaydırarak tüketiyor. Böylece kriz, deneyimlenen bir gerçeklik olmaktan çıkıp dolaşıma giren bir içeriğe dönüşebiliyor.

Sosyal medyada üretilen yaşam tarzlarını takip eden, tüketim alışkanlıklarını influencerlara göre şekillendiren ve gündelik hayatını dijital vitrin üzerinden kuran geniş bir kitle bulunmaktadır. Goffman’ın bahsettiği performans mantığı, sosyal medya sayesinde hiç olmadığı kadar görünür hâle gelmiştir.

Öte yandan ekonomik kriz koşullarında yaşam mücadelesi veren başka bir kesim vardır. Bu insanlar sosyal medyada sergilenen hayatları görürler fakat onlara erişebilecek maddi ya da psikolojik kaynaklara sahip değildirler. Bir diğer grup ise internete erişemediği için bu hipergerçeklik dünyasının tamamen dışında kalmaktadır. Böylece aynı toplum içerisinde birbirinden oldukça farklı gerçeklikler yan yana var olmaktadır.

“Belki de asıl soru, internetin dışında kalan insanların hangi gerçekliği yaşadığı değil; onların gerçekliğinin kimler tarafından görüldüğüdür.”

İlk bakışta internetten uzak kalmak, sosyal medyanın yarattığı yapaylık ve simülasyonlardan korunmak anlamına gelebilir. Bu nedenle bazıları için daha “saf”, daha “organik” bir yaşamı temsil ettiği düşünülebilir. Ancak işin politik boyutuna bakıldığında tablo değişmektedir.

Çünkü günümüzde görünür olmak giderek daha fazla dijital olarak görünür olmak anlamına geliyor. Sosyoekonomik nedenlerle zaten toplumun kıyısına itilmiş bir insanın dijital alanda da görünmez olması, onun kamusal alandaki varlığını daha da zayıflatmaktadır. Elbette zengin bir kişinin sosyal medyada bulunmamasıyla yoksul bir kişinin dijital dünyadan dışlanması aynı deneyim değildir. Birincisi tercih olabilirken, ikincisi çoğu zaman zorunluluktur.

Üstelik hak arama mücadelelerinin biçimi de dönüşmüş durumda. Geçmişte meydanlarda, fabrikalarda ya da sendikal örgütlenmeler içinde yürütülen mücadeleler bugün büyük ölçüde dijital platformlara taşınmış durumda. Evet hala geçmişteki şekilde de mücadele veriliyor fakat dijital görünürlük olmazsa olmaz haline gelmiş durumda. Bir haksızlık, kriz ya da hak ihlali çoğu zaman ancak algoritmaların dikkatini çekip gündem olduğunda geniş kitlelere ulaşabiliyor. Başka bir ifadeyle, görünürlük giderek algoritmalar tarafından belirlenen bir kaynağa dönüşüyor.

İşte trajedi tam da burada başlıyor.
Mülteci kamplarındaki aileler, metropollerin sokaklarında yaşayan evsizler, güvencesiz mevsimlik işçiler ya da derin yoksullukla mücadele eden kırılgan topluluklar; sosyal medyanın filtrelenmiş hipergerçekliğinden uzak olabilirler. Fakat aynı zamanda seslerini duyurabilecekleri dijital megafondan da mahrumdurlar.

Bu noktada mesele yalnızca görünürlük değildir. Kimin korunacağına, kimin yardım alacağına ve kimin gözden çıkarılabileceğine dair kararlar da giderek dijital veriler üzerinden şekillenmektedir. Mbembe’nin nekropolitika kavramının işaret ettiği gibi, iktidar yalnızca yaşamı yönetmez; hangi yaşamların korunmaya değer görüldüğünü de belirler. Dijital sistemlerin dışında kalan kırılgan topluluklar ise çoğu zaman bu karar mekanizmalarının dışında kalır. Böylece internet erişimi meselesi yalnızca teknolojik bir eşitsizlik olmaktan çıkar; yaşam şanslarının ve hayatta kalma imkanlarının eşitsiz dağıtıldığı bir alana dönüşür.
Siyasetçilerin seçmenlere sosyal medya videolarıyla ulaştığı, kamuoyunun dijital gündemler üzerinden şekillendiği bir çağda internete erişemeyen kitleler, egemen siyaset açısından adeta görünmez hâle gelir. Dijital ayak izleri olmadığı için verilerde daha az yer alırlar, sorunları daha az fark edilir ve ihtiyaçları çoğu zaman politika üretim süreçlerinde yeterince temsil edilmez.
Dijital toplum felaketleri içerik olarak tüketirken, kırılgan topluluklar onları fiziksel olarak yaşamaktadır. Bu nedenle dijital dışlanma yalnızca iletişim sorunu değil, kimin acısının görüleceği ve kimin hayatının korunacağına ilişkin nekropolitik bir meseledir.

Üstelik bu görünmezlik yalnızca siyasi değildir. Günümüzde afet uyarıları, sıcak hava dalgalarına ilişkin bilgilendirmeler, acil durum duyuruları ve kamusal hizmetlere erişim giderek daha fazla dijital sistemler üzerinden sağlanmaktadır. İnternete erişemeyen topluluklar yalnızca bilgiye değil, hayati öneme sahip erken uyarı mekanizmalarına da ulaşamamaktadır. Bu durum onları iklim krizinin ve doğal afetlerin etkileri karşısında daha kırılgan hâle getirmektedir.
Erken uyarı sistemlerine erişemeyen, afet haritalarında görünmeyen, veri üretmeyen topluluklar yalnızca dijital olarak değil, yaşamsal olarak da görünmezleşirler.

Yani internete erişemeyen topluluklar, hipergerçekliğin yapaylığından uzak kalıyor olabilirler. Ancak bunun bedeli çoğu zaman özgürleşme değil, görünmezleşmedir. Simülasyonun sahteliğinden korunurken aynı zamanda hak talep edebilecekleri, kendilerini temsil edebilecekleri ve kamusal alanda var olabilecekleri araçlardan da mahrum kalırlar. Bu nedenle günümüz dünyasında mesele yalnızca internete bağlanmak değil; dijitalleşen kamusal yaşamın dışında bırakılmamak meselesidir.

Nisanur Şeyda Özpolat | Sosyolog – İZAFED ekip üyesi

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER